Sohbet tadında bir bayram bülteni

Havaalanlarında bir takım kadınlar göreceksiniz. Çok enteresan. Bunlar ...

Bir ara Gazete Duvar’da yazmama ön ayak olan sevgili Metin Solmaz bayram tatiline laik Sinop’ta laik bir otelde girmiş.

Solmaz’ın bu paylaşımı liberal demokrat ve inançlı bir müslüman olan Serdar Kaya’yı biraz kızdırmış olmalı ki,

İslami kesim pek bilmez ama dini bayramlarda likör içmek unutulmaya yüz tutmuş bir Cumhuriyet adeti. Kimse kusura bakmasın ama ben bunu epey anlamsız ve saygısız buluyorum. Hindu bayramını inek eti yiyerek kutlamak gibi bir şey.

diye cevap verdi o da Solmaz’a.

Bu minik ve seviyeli atışma bana İlkan Dalkuç’un geçen sene yaptığı bir başka paylaşımı hatırlattı.

Peki, Metin Solmaz, Serdar Kaya ve İlkan Dalkuç’u harman edip bunlardan bir anEliz çıkarayım ben de.

Öncelikle ateist olduğumu söylemekle başlamam gerek

Trump da böyle konuşuyor diye düşünebilirsiniz belki ama gerçekten de hayatımda tanıdığım en ateist insan benim. Benden daha ateist birini görmedim. Çünkü geleneksel dinlerden ve allah’tan başka veganizm, feminizm, iklimcilik, globalizm, atatürkçülük, marksizm gibi modern ve seküler dinlere de hiç rağbet etmedim. Yanlış anlaşılmak istemem. Ateist olmakla övündüğüm falan yok. Aksine, bu kadar inançsız olmak içimi sıkıyor. Kinizmim, sürekli eleştiren, karamsar yapım ve etrafımdaki insanları zaman zaman çıldırtan tepkisizliğim inançsızlığımdan kaynaklanıyor olabilir. Sizi de bu yönümle zaman zaman kızdırıyorsam affedin. Biliyorsunuz şimdi sebebini.

Eskiden, iyi fikirlerin kötü fikirleri çarpışa çarpışa yeneceğini düşünürdüm. Meğerse işler böyle yürümüyormuş, ilerleme ve gelişme öyle olmuyormuş. Nasıl oluyormuş?

Eski fikirlere inanan eski insanlar ölünce, yeni fikirlere inanan yeni insanlar onların yerini alıyormuş

Mesele şu ki, yeni bir fikir olarak ‘kedilere vegan mama yedirelim’ diyen kadının çocuğu yoktu. Bahse var mısınız; Greta Thunberg’in de çocuğu olmayacak. Oysa İsa, Musa, Muhammed, İbrahim, koçun inmesi falan… Bu hikayeler daha güzel, daha inandırıcı. Daha huzur verici. Hatta sizleri sinirden hoplatacak bir ifadeyle, insanın fıtratına daha uygun.

Fakat bunların hepsinden önemlisi, bu anlatılarla haşır neşir olanlar çocuk yapıyorlar.

Dolayısıyla sabırlı bir analizci olan İlkan Dalkuç’un

bekleyelim, biz görmeyiz belki ama fikirlerimiz yavaş yavaş da olsa eninde sonunda kazanacak, zaman bizden yana

taktiğini taşıyan planı bence işlemeyecek ne yazık ki.

Mutlaka tek bir İslam yok. Kötüsü var. Biraz daha iyisi var. Somali İslam’ı ile Türkiye İslam’ı çok farklı. Bir yandan spontane düşünüyorum, Metin Solmaz’ın da beğendiği gibi bayramda likör içilen bir İslam kültürümüz olsa ne güzel olurdu diyorum. Öte yandan yahudilere bakıyorum, din dediğimiz şeyin sıkı ve izlemesi zor kurallara ihtiyacı olduğu geliyor aklıma. Zina yapayım, içki içeyim, kumar oynayayım. Dinim bunlara izin versin. Eh, o zaman da dinin bir anlamı yok. Bunları yap yine ama suçluluk da duy. Tövbe etmeye niyetlen. Bir çaba olacak. Efor sarfedeceksin.

Bir de ha desen nasıl yapacaksın, kültürü değiştireceksin? Tepeden inme olmuyor. Yine İlkan’ın dediği gibi, AKP öncesi Türkiyesi’ne dönmek, AKP’yi başımıza getiren şartları tekrar üretecektir.

O halde utangaç bir şekilde üçüncü bir yol önerebilir miyim?

Acaba biz de Iran olur muyuz korkusu yaşayanlar için oradan alayım örneğimi. Tahran’ın 1955’deki nüfusu 355 bin. 60’lı yılların Tahran fotoğraflarını görmüşsünüzdür orada burada. Hanımlarda apartman topuklar, mini etekler. Fakat her 5 senede köyden kente gelenlerle yaklaşık % 5-6 artarak nihayet 1975’de neredeyse 1 milyonu buldu Tahran’ın nüfusu. Belki de mollaların 79’da yaptığı devrimin ön şartlarını hazırlayan buydu. Çünkü Tahranlı kadınlar mini etekle gezerken taşrada yine çarşaflı kadınlar, sarıklı erkekler vardı. Bunların şehre taşınması ve ülkenin kalbinde oy ağırlığını elde etmeleri iyi olmadı. İlla silahla veya tv’de bildiri okutarak yapmanıza gerek yok. Devrim darbe, oy sandıklarından da çıkabilir. Benim Türkiye analizlerim pek beğenilmez ama… Türkiye’de olan buydu bana göre.

Dünyadaki problemlerin çözümünün kendi fikirlerimde olduğuna inanan biri asla değilim. Daha çok, problemleri anlamaya çalışan biriyim. Bu sefer biraz kahvehanedeymişim gibi takılayım ama.

Diyorum ki; köyden gelenleri geri dönmeye teşvik etsek, gecekondulaşmaya göz açtırmasak, istihdamı taşrada sağlasak, işvereni buna teşvik etsek… Ve hayal bu ya; böylelikle İstanbul’un nüfusunu 5-6 milyona indirsek. İzmir, Ankara, Antalya aynı şekilde. Büyük şehirler atın başıdır ve at, başı neredeyse oraya gider ya.

Büyük şehirler yüklerinden kurtulduğunda, taşralılar memleketlerine dönüp daha mutlu olduklarında, İstanbul’da içki içtirmeyen, erkeklerle kızları öpüştürmeyen insan nüfusu azalacak, daha fazla yeşil alan, daha iyi bir şehirleşme olacak hiç kuşkusuz. Çirkin, insanın içini karartan binaları yıksak. Sadece güzellerini bıraksak. Tüm bunların yanında meritokrasiyi işler kılsak. Kısaca, büyük şehirlerimizi ülkenin bilişsel elitlerinin toplandığı minik birer Singapur yapsak. Daha fazla yeşil alana, daha güzel ve daha ucuz konutlara sahip olan bu insanlar işe gidip gelirken de daha az yolculuk yapsalar. Böylelikle daha fazla çocuk yapabilirler. İşte bu çocuklar o yeni fikirlerin ve değerlerin bizden sonraki nesillere taşıyıcıları olabilir.

Kendi kendine Danimarka ve İsviçre olabilmek için Danimarkalılara ve İsviçrelilere ihtiyaç var. Bizde ise Türk, Kürt ve Trabzonlular ediyor 80 milyon. Üzerine de 3-5 milyon Suriyeli. Biraz da saat satan Afrikalılar. Azıcık sürttürmek gerekebilir o yüzden. Kendi kendine ateş almaz bu odun. Geçmişten ders çıkararak ama. İntikam alarak değil. Dinle barışmak gerekiyor. Hoşgörülü, liberal, haklara ve özgürlüklere saygılı olduğumuzdan değil. Yenemeyeceğimizden. Yenemezsiniz. Ama yönetebilirsiniz. Belki… Denemeye değer.


Eminim beş on kişi bültene aboneliğini sonlandıracak. Ama gördüklerimi ve bana düşündürdüklerini sizlere aktarmadan da yapamam.

Uçakla sık seyahat edenler “hah evet, aynen öyle, sen çok yaşa’’ diyecek bana

Havaalanlarında pek çok farklı kategorilere sığdırabileceğimiz insanlar var. Ancak iki grup çok dikkat çeker. Bir tanesi sporcu kafilesidir. Tek tip eşofman, şort, tişört giymiş bir takım. Atletiktirler. Fiziklidirler. Bir futbol takımı veya tenisçi grubu olabilirler. Ya da okçu. Ancak takım olarak duruşlarıyla size

hadi bakalım sıradan ve ölümlü yolcular, hangi sporu seçerseniz seçin, hemen burada bir maç yapalım ve size haddinizi bildirelim. Biz sizden çok üstünüz

der gibi bir havaları vardır. Başlarında antrenörleri vardır. Disiplin içindedirler. İster istemez hayranlıkla bakarsınız onlara.

Bir de başka bir grup vardır. Fakat bu gruba referans vermek için önce eski bir Leman karikatürünü tekrar canlandırmaya çalışayım hafızalarda.

Şehirlerarası otobüste yaşlı bir amcayla genç bir kız yan yana düşmüştür. Amca, kızı o haddini aşan bilindik sorularla sıkboğaz etmektedir. Bir tur isim soyad, nerelisin ve kimgillerdensin sorularından sonra sohbet şiddeti daha problematik bir hal almaya başlar;

-Öğrenci misin kızım? Memleketinden kalkıp üniversitene mi gidiyorsun?

-Hayır amca, değilim.

-Maşallah! Öğretmensin o zaman? Tayinin çıktı. Allah yolunu açık etsin.

Memeleri ve poposu karikatürist tarafından abartılı çizilmiş yolcu kadın (şimdi nasıl çıkıyor mizah dergileri bilmiyorum ama bu dergilerin altın devrinde kadınlar böyle çizilirdi) artık muhabbeti sonlandırmak için yorgun gözler ve ifadesiz bir suratla amcaya döner ve cevabını yapıştırır

-Hayır amca. Orospuyum. Ankara’ya vurdurmaya gidiyorum.

Uçaklar ucuzladı. Otobüs biletleriyle fiyatları eşitlendi neredeyse. Enteresan bir şekle ve şemale sahip bir kadın grubu var havaalanlarında. Saçlar maçlar yapılı, kabarık. Bazen ekli. Ek yerleri falan görünüyor. Aynı zamanda altta eşofman, tayt, kadife kumaştan pijamamsı bir şeyler. Ama her an çok süslü olma durumuna geçebileceklermiş gibi bir izlenim de ediniyorsunuz. Uçaktan bir inilse, pavyon şarkıcısı kıyafetleri hemen giyilecek. Ama şimdi yolculuktayız ya, rahat edilmesi gerek. Gözlerin altı yorgun. Bu hal, tavır ve tarzın altyazısını ben şöyle koyuyorum:

Pilemses olduğumuz için bu kadar erken kalkmaya alışkın değiliz aslında ama Allah kahretsin, bir moda firmasının instagram çekimleri için Çeşme’ye gitmek zorundayız. Hayat çok zor

Böyle bir şey yok tabii. Kalibre yetmez. Ama tavırlar varmış gibi. Gözler yorgun demiştim. Dudaklar şişik. Kirpikler takılmış. Fondöten, ruj muj henüz yok ama. Çünkü maça çıkmaya daha var. Sporcular gibi turnuvaya gidiyorlar sanki. Vardıkları yerde bir duş yapacaklar. Birbirlerini giydirip maça çıkacaklar.

Hayır hayır, gerçekten orospu olduklarını falan iddia etmiyorum kesinlikle. Sadece orospu gibiler diyorum. Dış görünüş olarak. Hal, tavır, kıyafetler…

Bilen bilir, libertin/hedonist bir tarafım da vardır. Yani orospuluğa karşı değilim. Yargılamam insanları. Asla. Fakat her şeyin ucuzuna ve kalitesizine karşı da müthiş alerjim var.

Sporcuların üniformalarından bahsetmiştim. Bu hanım grubunun bu seneki moda üniformalarında ayaklarda tüylü terlikler var. Delisiyim.com sitesinde satıyorlar mesela. 49 lira.

Beş on sene önce kadınlar çuval gibi tulum pantolonların altına sivri burunlu, topuklu ayakkabılar giyiyorlardı. Bu ondan da kötü. Daha kötü bir şey uzun yıllardır görmedim. Türkiye’de yerlere tüküreni var, balgamını çıkaranı var. Havaalanlarının ucuz orospuları şappıdı şuppudu süpürüyor hepsini. Evine, otel odasına, ne cehenneme varacaklarsa içeri kadar taşıyorlar. Leş!

Bayram tatilinden dönerken gözleriniz arasın bunları. Şak diye göreceksiniz. Beni anarsınız.


Bu bilgi bir şekilde sağ salim tatil beldelerine ulaşmış olanlar için oldukça önemli.

Greta Thunberg duymasın ama tatile uçakla gidin, uçakla dönün. Az ölürsünüz.

Orospuların seçimi! Uçak. Siz de uçak kullanın.

Reklam spotu gibi oldu.

En havalısı motosiklet tabii ama siz bilirsiniz. Arabadan 30 kat daha tehlikeli. Benden söylemesi.


Kadınlar daha iyi mi araba sürüyor?

Sanki öyle gibi.

Fransa'da 2018'de sigortasız sürücülerin çarpıp yaraladığı mağdur sayısı 30.873. 119 milyon Avro toplam zarar. Bu sorumsuz sürücülerin %76'sı erkek, %24'ü kadın, diyor Mehmet Akif Özdemir.

Bilen bilir, sigorta şirketleri de kadın sürücülerden daha az prim alır. Hatta hatırlarsanız Kanadalı bir adam araba sigortasına düşük prim ödemek için ‘‘ben kadınım’’ deyip kimlik çıkarttırmıştı. Siz ne dersiniz bilmem ama piyasa ekonomisi kadınlar daha iyi sürücü diyor.


‘‘Dünya yok olacak’’ mesajı taşıyan iklim dininin mesihi Greta Thunberg GQ dergisine kapak oldu

Bu kızın gözleri baya rahatsız bakıyor. Dünyanın yarısı mesih olarak görüyor ama ben deccal olarak görüyorum onu.

GQ kendini Centilmen Erkeğin Dergisi diye tanıtıyor. Sözde...

Düşük testosteronlu salon solcusu erkeğinin dergisi desek daha doğru olur. Gerçek centilmenlere sadece saygıdeğer hanımefendiler eşlik eder. Cadılar değil.

Hayır, küresel ısınma yok demiyorum. Küremiz ısınıyor tabii. Hep ısındı ama. Buzul çağından gelmedik mi buraya? Isınmanın hızına, sebeplerine, modellemelere ve en çok da alınması gerektiği söylenilen önlemlere dair şüphelerim var.


Hangi ülke ve şehirde ne yenir?

Bunu gösteren bir online harita sitesine ne dersiniz? Lezzet Haritası nokta kom.

Hasan’la ben ise tavuk döneri Türkiye’de yasaklamayı düşünüyoruz. En azından Beyoğlu’nda yenmeyecek. Bu memleket sahipsiz değil.

İtalya’da bazı kentlerde hamburger, döner gibi İtalyan olmayan yiyeceklerin satışını kısıtlamışlardı. Şehri kurtarmak için aynısını İstanbul’da yapmak lazım.

diye de ekliyor Hasan. Katılıyorum.


Merak edenler olabilir.

DePolitik nasıl gidiyor?

İlk bülteni 7 mayıs 2019’da göndermiştim. O günden bugüne bülten abone sayısını beşe katladı. Fakat daha da önemlisi, gönderdiğim bültenlerin açılma okunma oranının % 60’lara yaklaşıyor oluşu. Email’i pazarlamada kullananlar bilir, çoğu branşta bu oranlar % 20’lerde seyreder. Bültenlerde verilen bağlantılara tıklama oranı % 3 ise bayram yapılır. Hal böyleyken DePolitik bültenlerinde verdiğim bağlantılara tıklama oranı % 20-28 arasında seyretmekte.

Tüm bunlar benim için itici bir kuvvet. Aynı zamanda sorumluluk da ama. Her şeyi daha düzenli, daha iyi yapmak mümkün. Gelecek günlerde basitlikten ödün vermeden bir takım değişiklikler olacak. Eylül ayı içinde diyelim. Sizi bilgilendiririm.


Roberto Ferri

Sanatçının Instagram hesabında

Inspired by artists of the Baroque in particular Caravaggio, and other masters of Academism and Symbolism

yazıyor.

Bu eseri ne anlatıyor kim bilir? Hoşuma gitti. Sanattan anlayan biri vardır belki aramızda. Melek tasvir ediliyorsa şöyledir, poposu ıslaksa terliyse bu anlama gelir, ayak parmakları zincirle kanada tutturuluyorsa şudur falan diye bizi bilgilendirirse sevinirim.

Haberiniz olsun, bülten hangi saatte atılırsa açılma oranı düşüyor/çıkıyor diye böyle değişik zaman aralıklarını test ediyorum.

Hepinizi iyi bayramlar, iyi tatiller. Dikkatli dönün evlerinize.